![]() |
|
Spaces home confessions of a disease...PhotosProfileFriends | ![]() |
|
4/4/2008 Eski bir dost...Bir Pazartesi öğleden sonrasıydı. Son hastası ayrılalı bir kaç dakika olmamıştı fakat daha şimdiden günün yorgunluğu sinsi bir yılan gibi ayaklarından bedenini sarmaya başlamıştı. Koltuğundan kalkmak istemedi. Tembelliğine mazaret ararcasına önünde açık duran bilgisayarın monitöründe bir şeyler aradı. Sistematik bir şekilde tarıyordu başlıkları. Üçüncü dünya savaşlarına , küresel ısınma sorunlarına, siyasi ikditarsızlıklara çoktan bağışıklık kazanmıştı gözleri. Başlıkları ışık hızıyla geçerken küçük bir alt başlık dikkatini çekti; “Bilim Dünyasının Acı Kaybı : Prof. K. Kırlı bu sabah evinde ölü bulundu.” Başlığı farketmesini izleyen bir kaç dakikada beynindeki küçük nörotransmitter dalgacıkları dalgakıranlara çarpmaya başlamıştı bile. Bilincinin ilk seferde tanıyamadığı bu ismi, bedeni görür görmez tanımıştı. Kalbi çarpmaya, dudakları ise uyuşmaya başlamaştı ama o haberin devamını okumadan bunlara bir anlam verememişti bile. Haberdeki isim Koray Kırlı‘ydı. Ve onun eski bir dostuydu. Kısa haberin yarısına profesörün akademik başarıları sığdırılmaya çalışılmıştı . Diğer yarsını ise sert hatlı, yer yer kır saçlı, gülen gözlü bir fotoğraf ve bir de bir sonraki gün öğle namazına müteakiben memleketinde defnedileceğini yazan bir sonuç paragrafı dolduruyordu. “Hiç değişmemiş” diye geçirirken içinden odada sol tarafını kaplayan aynadan yansıyan kel, beyaz saçlı ve sarkmış, kırış kırış derili yaşlı adama istemsiz bir bakış attı. Biz Pazartesi öğleden sonrasına göre çok garip duygular içerisindeydi. Bir yandan göğsü eski güzel günlerin derinliklerinden gelen tatlı hatıralarla dolarken öteki yandan diplerdeki soğuk, karanlık bir delikten bütün bu güzellikler acımasızca akıp, heba olmaktaydı. Ekrandaki resim ve isim ölümün hazan rüzgarları ile birlikte gelmişti. Sanki bu eski dost, göçüp giderken omzuna dokunup gidivermişti. İşte bu hisler içindeyken bir anda uzun zaman önce boyun eğmeyi seçmiş olduğu hayata karşı isyan bayrağını çekti. Yıllar sonra gelen bu hissi, yüreğindeki nemliliği kaybetmeye niyeti yoktu. Ordularına hücum emri verecek bir komutan gibi ayağa kalktı. Kararlı adımlarla odasından çıktı. Ondaki bu hal etrafındaki her şeye siniyordu. Öyle ki sekreteri bir sorun olup olmadığını ancak kekeleyerek sorabildi. Ateş saçan gözlerle sekreterine baktı. Kısa bir sessizlikten sonra bir sorun olmadığını, bir iki gün sonra döneceği bir yolculuğa çıkması gerektiğini ve son olarak çalıştığı hastaneyi ve karısını durumdan haberdar etmesini söyledi. Karısını arayıp durumu kendisi söyleyebilirdi fakat ne yaptığından kendisi bile emin değilken bir başkasına açıklayacak hali hiç yoktu. Biraz bencilce de olsa o an tek istediği “yol” a devam etmekti. Mobil hayatın bütün küçük iletişim aletlerini yakındaki bir çöp kutusuna bıraktıktan sonra arabasına bindi. Nereye gittiğini bilmediğini farkettiğinde çoktan şehir dışına çıkmıştı. Arabayı anlamsızca sürerken yaşlı beynini en dip köşelerine kadar zorlardı. “Memleket”ten söz ediyordu haber. Neresiydi? Neresiydi? “Datça” dedi en sonunda. Aradığı şeyin orda olduğundan emin olması çok uzun sürmedi. Nereye gideceğini bilen bir adam gibi yola koyulmuştu. Görünmez bir elin masanın üzerinde hareket ettirdiği bozuk para gibi kayıp gidiyordu yollarda. Beyaz evlerle dolu koyu gördüğünde, gece boyu şehri aydınlatan sokak lambaları nöbetlerini eski yaşlı güneşe teslim etmek üzereydiler. İnsanlar miskin uykularından uyanıp sokakları adımlamaya başlayınca kadar deniz kenarındaki bir çocuk parkında oturdu. Doğan güneşi, sabah melteminde hafif hafif sallanan salıncakları izledi. Ve hep düşündü. Yitenler, unutuldu sanılıp bir kenara sıkışanlar, çok uzaklara gitmiş olanlar aklında tam adım gösteri yürüyüşü yapıyordu. Kendine geldiğinde şehir canlanmaya başlamıştı. Deniz kenarındaki “turistikleştirilmiş” kahvehanede yaşlı bir adam sandalye ve masaları içeriden çıkarıp yolun kenarına diziyordu. Kahvehaneye doğru gitti, asmaların altında bir masaya oturdu. Çaycı yanına yaklaştı: “Daha açmadık beyim.” Dedi. Çaycıya baktı ve okuduğu haberi sordu. Çaycı’nın yüzünde bir dalgalanma oldu ve adama neden onu aradığını sordu.”Dostumdu” dedi, sessizce. Çaycı’nın ifadesi donuklaştı, sakar adımlarla içeri girdi. Yirmi dakika sonra elinde bir nargile ile geri geldi, adamın yanına koydu. Titrek sesi ile “Oturduğun yerde otururdu hep”. Adam nargileyi eline aldı. Bir türlü sevememişti şu tütünlü meretleri. Acemice bir nefes aldı işlemeli borudan sonra üfledi dumanı, daldı taze ufka. Şimdi gözünde bir elinde nargilesi ile onu dinleyen arkadaşının görüntüsü belirmişti. Kah elinde heyecanla nargileyi sallıyor, kah kafasını geri yatırıp yüksek tınılı bir kahkaha atıyordu. Kendine geldiğinde yanında bir fincan kahvenin durduğunu farketti. Kahveden bir yudum aldı, soğumuştu. Uzun zamandır dumanlı ufuklarda geziyor olmalıydı. Zaman bekleme zamanı değildi. Sıçrarcasına ayağa kalktı. Çaycı’dan dostunun yerini öğrendi ve arabaya atladı. Güneş gökyüzünde en tepe noktasına gelmeden küçük tepelerle kuşatılmış Palamutbükü’ne ulaşmıştı. Tatil sezonu olmamasına rağmen küçük sahil kasabasındaki yoğunluk farkedilir derecedeydi. Dar sahil yolununun kenarına dizilmiş arabalar arasında kendine bir park yeri aradı. Arabadan iner inmez karşısında biten orta yaşlı bir adam cenaze için mi geldiğini sordu. Kararsızca kafasını aşağı yukarı salladı. Adam eliyle kıyıdan bir kaç yüz metre uzaklıktaki camiiyi işaret etti. Randevusuna geç kalmış bir sevgili edasıyla camiiye gitti. Camiinin avlusu kalabalıktı. Tanıdık bir yüz aradı, bulamadı. Bunca yıl sonra kendi yüzünü bile bazı sabahlar aynada tanıyamazken burada tanıdık bir yüz arayışını komik buldu. Küçük müsameresini yarıda kesip, kalabalıkları yararak musalla taşına yaklaştı. Taşın üzerinde bir tabut, tabutun üzerinde de yeşil bir örtü vardı. Bir ateiste göre fazla islami diye iç geçirdi. Sonra kendi söylemine itiraz edercesine “Abi sen ateist değil agnostiksin.” deyişini hatırladı. Agnostikler Tanrı’nın cehenneminde umarım ateistlere göre daha şanslıdırlar diye düşündü. Eski dostunun son ilahi komedyasına gülerken buldu kendini. Gülümsemesini acemice asık bir surata çevirmeye çalıştı. Kendini topladı, yavaşça tabutun baş kısmı sandığı kısmına (aslında işgüzar bir morg görevlisi tarafından durum tamamen tam tersi hale getirilmişti.) eğildi. “İşte geldim, burdayım” diye ,sadece ölülerin duyabileceği bir tonda, fısıldadı. Toplulukta bir hareketlenme oldu, bir kaç yaşlı adam öğle namazlarını kılmışlar, camiiden çıkmaya başlamışlardı. Nerden çıktığı belli olmayan kısa boylu bir imam tabutun yanında peydah oldu. Seri hareketlerle topluluğu cenaze namazı için hizaya sokmaya başladı. Sıranın tabuta yakın bir yerinde saf tuttu. Hakkını helal etti. Tabutu omuzlarında cenaze aracına yüklediler. Bir tepenin eteğine geldiler. Mezarlıktaki hazırlık çoktan tamamlanmıştı bile. Dualar, konuşmalar ve diğer tantanalardan sonra dostunu beyaz kıyafetleri içinde toprağa verdiler. Siyahlar içindeki kalabalığın kel tepeyi terketmesi çok zaman almadı. Kısa süre içinde kendini taze mezarla başbaşa bulmuştu. İçinde bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şey hala “tam” değildi. Yola devam etmek gerekti. Az önce siyahlı kalabalıklarla dolan taşan yollar şimdi bomboştu. Issızlaşmış yollarda yürüdü. Bir duvarın üzerinde oturmuş iki çocuk gördü. Onlara arkadaşının evini sordu. Kasabadaki ölü havadan canı sıkılan çocuklar seve seve eve kadar adama eşlik ettiler. Evin bahçe kapısı yarı açıktı, tereddütle içeri girdi. Bahçede yaşam belirtisi yoktu, içeriye girmeye karar verdi. Kapıyı çaldı. Uzun süre bekledikten sonra içeriden gelen hafif adım sesleri işitti. Kapıyı yılların gözlerine dokunmadığı bir kadın açtı. Birbirlerini tanımışlardı. Kadın sessizce onu içeri buyur etti. Adam onu cenazede farkedememesine şaşırmıştı. Daha sonra muhabbet ettiklerinde onun cenazede olmadığını öğrenecekti, veda etmeyi sevmiyordu kadın. Kadına neden orada olduğunu anlatması zor olmadı. Çayı bittikten sonra kadın onu evin üst katındaki genişçe bir odaya götürdü. “Aradığın burada olabilir.” dedi. Yolculuğunun tamamlandığını hissediyordu. Sıradan bir Pazartesi öğleden sonrası onu muayenehanesinden alıp güneydeki bu küçük sahil kasabasına getiren görünmez eli artık sırtında hissetmiyordu. Odaya kabaca bir göz attı. Odanın genel yerleşimi raflarla kaplı duvarlar ve ortada bulunan geniş bir çalışma masasından oluşmaktaydı. Duvarların raflaştıralamamış kısımlarına küçük tablolar asılmıştı. Gözleri raflardaki baskılı cümbüş ile hipnotize olmuşken çerçeveletilmiş, sararmış bir kağıt parçası dikkatini çekti. Kağıtta karakalem bir budist bilge vardı. Resimin altını ise ona bilimi bırakıp bir tekel bayiisi açmasına yönelik ulvi nasihatleri tamamlıyordu. Gülümsedi. Acaba o tekel bayisini hiç açabilmiş miyidi? Dükkanının önüne attığı taburede oturup çay içerken geleni gideni seyredebilmiş miydi? Yoksa bütün hafta mekanize bir şekilde çalıştıktan sonra cumaertesi geceleri felç oluncaya kadar içip, pazar günlerini yatakta geçiren bir insan mı olmuştu? Bilmiyordu. Gözleri odadaki küçük gezisine devam etti. Odadaki diğer kitapların aksine nispeten düzgün yerleştirilmiş bir grup kitap dikkatini çekti. Kitaplardan birinin başlığına eğildi; “Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna”. Ne kadar olmuştu en son bu kitabın ismini duyalı? Kitabın sayfalarının köşeleri nemli parmaklar tarafından yoğrulmuştu. Belli ki çok kez okunmuştu. Aradığı neydi bu kitapta diye düşündü. Kitabı karıştırırken sayfaların arasından bir fotoğraf düştü. Fotoğrafta dostu taş döşeli bir yolda yere uzanmıştı. Saçları henüz beyazlamamıştı, suratına tatlı bir gülümseme saklamıştı. Dostunun kafasının yanında yere çakılmış pirinç bir levha, levhanın üzerinde de iki tane kırmızı karanfil vardı. Levha’da yazan ismi tanıdı; “Maria Puder”. “Marie Puder burada yaşadı” diyordu lehvada. Gitmiş diye düşündü. Gidebilmiş. İçindeki saf güzel hayalleri unutmayıp, onların izini sürebilen bir insandı dostu. Böyle bir hayal fatihinin dostu olmaktan haklı bir gurur duydu bir an, sonra kendi buharlaşıp atmosfere karışan hayallerini düşünüp hüzünlendi. Artık masaya oturma vakti geldi dedi kendine, dostunun hayalet adımlarını takip ediyordu odada. Masanın karışıklığında bir şeyler gözüne çarpmadı. Dostunun çarpık düzen duygusu hiç değişmişe benzemiyordu. Çekmeceyi açtı. Çekmecenin içi bir kağıt deryasıydı. Faturalar, raporlar, davetiyeler ve bir de kapatılmamış bir zarf. Zarfı eline aldı, içindeki kağıdı çıkardı. “Kadim Dostum, ...” diye başlıyordu yazı. Mektup onaydı, mektubun üstündeki tarihe baktı, iki sene önce yazılmıştı. Gönderilmemiş mektuplar, söylenmemiş sözler gibiydi. Belki de hiç işitilip, okunmamalılardı.İçindeki arsız merak hissini bastırıp zarfı kapattı. Kadim dostum diyordu, yıllar yılı izolasyondan sonra hala kadim dosttular, bu kadarını bilmek yeterdi. Eski zamanlarda temeli atılan dostluklar daha sonra işimizde, hayatımızda edindiklerimizden farklıydı. O zamanlar Bay Kırlılar, Turgut Beyler değildiler. Şartların değil onların karar verdiği dostluklar kuruluyordu o zamanlar. Yıllar yılı tadını arayacakları işte o dostluklar olacaktı. Adam masada oturken karşısında Prof. Dr. Koray Kırlı ‘yı değil arkadaşı olan Koray’ı görüyordu. Birbirlerine anlatacak o kadar şeyleri vardı ki nereden başlayacaklarını bilemiyorlardı. O sırada kapı vuruldu, odadan çıkma vakti gelmişti. Kadın evin terasına biraz kek ile çay koymuştu onun için. Bambu koltuğa oturdu. Güneş denizin ardına saklanmaya başlamıştı. Kızıl gökyüzünde bir kaç asi bulut geçmekteydi, hangisinin ardına saklandı diye düşünürken, dostu diğer koltuğa kuruldu. Şaşırmamıştı, hatta tam zamanıydı. “Şanslı Piç” dedi arkadaşına sitem edercesine. “Ben ölünce kimin zihninde yaşayacağım?” diye sordu. Dostu gülümsedi. Dostlar kendimizi kaydettiğimiz hafıza kartları gibiydi. Dostu konuştukça hatırladı, hatırladıkça ne kadar unuttuğunun, ne kadar kaybettiğinin farkına vardı.O gün biterken güneş bile iki dostun muhabbetini dinlemek istercesine biraz ağırdan alıyordu işini. Sabahın ilk ışıkları ile uyandı. Yattığı yerden doğrulurken sadece yeni bir güne değil, aynı zamanda yeni bir hayata da uyanıyordu. Gitmeden önce kel tepeye son bir kez uğradı. Ve teşekkür etti, dostu olduğu için, hatırladığı için, hatırlattığı için... 2/23/2008 nomad soulbaby...
i had this nomad soul
always i roamed on this old planet
looking for something new, interesting
always i chose a different path
not knowing where i am going, leaving
"this is the spirit of a nomad"
said i always...
rootless
unchained
spontanous
swirling in the wind free
these were what i used to be
no more i am a nomad
cause i know where i should stand
where i should go
nowadays,
i am just trying to contiune
on one tiny way,
the way leads me to
you...
2/21/2008 ve unuttu bir gün...ve çocuk oldu
inandı masallara
dokundu bulutlara
ve adam oldu
boyun eğdi kurallara
karıştı kalabalık sokaklara
ve sonunda unuttu
inanmaya masallara
inanmaya hayata... 2/17/2008 asla unutma, asla affetme... soğuk sokaklardan kaçıp, aceleyle kendinizi attığınız o sıcak berber dükkanına girip, rahat deri koltuğunuza kurulduğunuzda nerden bilebilirdiniz ustaca bilenmiş parlak usturanın birazdan keseceği şeyin sıcak su ve sabunla yumuşatılmış sakallarınızın değil de gırtlağınızın olacağını? (vee yirmibirinci en uzun blog cümlesi ödülü turgut gökalp'e gidiyor...) peki o berber nerden bilebilirdi güzel bir karısı ve tatlı kızı olan mutlu bir adamken, müşterilerinin gırtlağını kesen bir canavara dönüşebileceğini...
"a wink in his eye
a smirk in his beguile
sweeney held his trusted razor into the skies
and let freely flow the blood
of those who would moralize"?
şehre yine bir tim burton filmi gelmişti ve ne çılgıncasına esen soğuk kış rüzgarları ne de konak pier i döven dalgalar engelleyemedi bu görsel ve müzikal şöleni tatmama. iki saat sonra ise sinema koltuğumda kayan yazılara bakarken bu filmi görmek için acele etmekle ne kadar iyi yaptığımı düşünüyor olacaktım. imanlı bir tim burton takipçisi olarak filmde istediğim her şeyi buldum diyebilirim: küçükken dinlediğim öcü-masallarındaki o pastelsi kasvet, zengin karakterler ve en güzeli ise o müzikal tat.
"devilish, widowed, left to her pies
a wish...her hope...slip't from memory to 'er eyes
soon mrs lovett would be more than a lonesome miss
hard worker, on her grind, the baker became accomplice"
kurbanlarını gırtlaklarını gümüş bir ustura ile kesen ve sonra onları kıyma haline getirip börek yapıp insanlara satan insanların müzikali kulağa ilk başta garip gelebilir. ama tim burton her zaman büyüklere büyükleri anlattı masallarında. perdeye biraz derinlemesine baktığınızda o pastelsi dünyanın bizimkinden çok farklı olmadığını farkedeceksiniz. filmde bilmeden insan etinden böreklere iştahla saldıran insanlar, gerçek hayatta hemcinslerini pişirmeye bile gerek kalmadan çiğ çiğ yemediklerini söylebilir misiniz? eğer siz de insanların kötülüğünü ve çürümüşlüğünü bir cani gözünden izlemeye değer buluyorsanız, tim burton sizi son masalını dinlemeye davet ediyor... 1/18/2008 pardösü, şapka ve şehir...gece yarısı yapılabilecek en güzel on şey listemdedir bir Humphrey Bogart filmi izlemek. 1940 'ların çalkantılı günleri, şıklığı, aşkları, ekonomik buhranları ve tabi ki savaşı... hepsi harmanlanır siyah-beyaz bir serüven olur karşımda. gece yarısının karanlığı ve izolasyonu, akıllıca replikler, yumuşak ama kıvrak anlatım elimden tutar gömer beni gecenin koynuna. "When you're slapped, you'll take it and like it. " sıradan aşk hikayesi yada bir kahraman hikayesi değildir bu filmler. her zaman aşktan da, kahramanlıktan da daha iyisi olabileceği hatta olduğu gösterilir bize. başrol oyuncusu mükemmel değildir, aşkı, ortağı ve arkadaşları da öyle. öte yandan bütün karakterlerde bir karakter vardır. bu adam da basit bir rol oynuyor buna bir kişilik biçmeyelim demezler. basit tetikçilerin, kocasını aldatan ev kadınlarının, ucuz düzenbazların bile bir karakteri, küçük de olsa bir hikayesi vardır bu filmlerde. belki bu yüzdendir bu filmlerin insanı bu kadar sarması, kendi dünyasının içine çekmesi. "- i wasn't sure you were the same. let's see, the last time we met.... ıslak kaldırımlar, pardösüsü ve şapkası ile ortalıkta koşuşturan adamlar, gizemli kadınlar, şişman kötü adamlar sizin de ilginizi çekiyorsa ve en önemlisi günden artakalan en son şey en güzeli olsun istiyorsanız gece yarısı sinemasına buyrun. iyi seyirler... (Alıntılar Casablanca ve Maltese Falcon adlı filmlerden yapılmıştır.) 1/2/2008 susuzlukyaşlı meyhaneci salonun kenarına boşalan sandalyeleri istifliyordu. eski dini bir ritüel gibi yavaş ve sakin hareketlerle kemiklerinde kalan son enerji damlaları ile yapıyordu bunu. cumartesi geceleri uzundu. henüz kravatlarını çıkarmaya fırsat bulamamış beyaz yakalılar, yaşlı üzgün orospular, aptal gençler, beyaz atlı prensleri trafiğe takılmış hanımlar meyhaneyi saatlerce işgal ediyordu. sabah olduğunda ise geriye kirli bardaklar, dolu kültablaları ve kusmuk kokan tuvaletler kalıyordu, ha bir de unutmadan onun gibiler. meyhaneci yavaşça başını çevirip barda oturan silik gölgeye tiksinirek baktı.
ilk başlarda yaka paça dışarı attığı bu gibilerin artık "kalmasına" göz yumuyordu. kasları birisin yaka paça dışarı atamayacak kadar yorgundu ve o gibilerin zararsız olduğunu anlamıştı. o ise bir sürüngen gibi barın üzerine kapaklanmıştı. parası kalmamış, bardaklardaki artıklarla yetiniyordu. çok susamış gibiydi yada buna inanıyordu. başına her diktiği bardakta susuzluğunun yok olup gideceğini sanıyordu ve lanet olsun alçakların tükürükleri ile sulanmış içkilere bir türlü kanamıyordu. deniyordu, arıyordu ama bulamıyordu. her kadehi eline aldığında sussuzluğunu dindirip kahrolası batakhaneden çıkmanın hayalini kuruyordu. bu hayal ile kavruk kalbi nemleniyor ve yarı dolu bardağı ağzına boca ediyordu ve lanet olsun yine dinmiyordu bu kabız susuzluk. küçük hayallerin kırıkları kendileri gibi küçük değildi. biraz daha kavruk, titreyen ellerle sıradaki kadehi aramaya koyuluyordu. asansörün ipleri çoktan kopmuştu, kalorifer dairesinde parçalanmayı düşünüyordu.
bu kısır döngüde gözüne aynadaki görüntüsü yansıdı. kendini tanıması biraz zaman aldı. yansımadaki adam hala gençti ve hatırladığından daha iyi görünüyordu. hayatın artıkları derisinden önce ruhunu yaşlandırmıştı.
yansıma kalbine bir kıvılcım soktu. "acaba?" dedi. yanlış yerde mi arıyordu? belki de arayışın kendisi yanlıştı. asansör kazan dairesine ulaşmadan "imdat" tuşuna basmalıydı. eline kadehi aldı kokladı, leş kokuyordu. yüzünde zoraki bir gülümseme ile kadehi yere bıraktı. ayakta durmak için küçük bir savaş vermesi gerekti. düzensiz ama kararlı adımlarla meyhanenin kapısına doğru ilerledi. gözlerini kapattı, kapının tokmağını kavradı ve çevirdi.
12/30/2007 bir yüz11/1/2007 bişeylerin kıyısındanedense sınırlandırmayı, ayırmayı çok seviyoruz hayatta. belki daha rahat ettiğimizden, belki sadece farklılıkların üstünü çizerek daha da belirginleştirdiğinden yada sadece üzerine çok düşünüp, güzel kafalarımızı yormamak için yapıyoruz bunu. bazen kalın bazen ince çizgilerle sınırımızı hep koyuyoruz. güzel ile çirkin diyoruz, doğu ile batı, siyah ile beyaz yada en belirgini yaşam ile ölüm. zıtlık diyoruz bunlara. birbirleri ile kesişimini almıyoruz, alamıyoruz yada sadece canımız istemiyor. peki hiç bu sınırların kenarıda kıyısında yürüdük mü? ya da daha cesur olup tam sınırın üstünden? sınırın üstünden yürürken çok kesin kabul ettiğimiz bu çizgiler gerçekten de o kadar keskin görünür mü? yaşamın bittiği yer ölümün başladığı yer mi? siyahta hiç beyaz yok mu yada güzelliklerin içinde çirkinlikler? görmek istemiyor gözlerimiz bu rahatsız edici benzerlikleri. beynimizdeki sınıflandırma ve derecelendirme dairesi karşı çıkıyor bu densiz önermelere. ve belki de en işimize geleni yapıyoruz farkında olmadan hep, es geçiyoruz. bu sınırların kıyısından geçiyor FATİH AKIN 'ın son filmi YAŞAMIN KIYISINDA. film, yaşamdaki sınır tecavüzlerine yakından bir bakış gibi sanki. doğu batıya, genç yaşlıya, sevgi nefrete, yaşam ölüme karışıyor. sınıra yaklaştıkça sınır yok oluyor ve bir an gerçekten kafanızdaki anlamsız bürokrosiden kurtarıyor sizi. her şey yerli yerinde bütün doğallığı ile yaftasız, isimsiz kalakalıyor. o an gerçekten kimin kim olduğu hangi tarafta olduğu hiç önemli olmuyor. baba ile oğul, şeytan ile melek, sevgi ile nefret, zulüm ile merhamet, ölüm ile yaşam eş anlamlı oluyor. her şey bir oluyor. yönetmenin aşk-ölüm-şeytan üçlemesindeki ikinci filmi YAŞAMIN KIYISINDA. öldürenler, ölülerle yaşayanlar, yaşarken ölenler ve tabi ki ölüler çevresinde dönüyor senaryo. hepimizin hayatındaki iki mutlakiyetten biri olan ölümün sandığımızdan daha az ketum bir tarafını gösteriyor sanki. ve en güzeli bunu anlatmak için sadece ve sadece hayatın kendisini kullanması. gerilen yayları gevşetmek, daha hafif hissetmek ve en güzeli biraz mutluluk aşırmak için güzel bir film YAŞAMIN KIYISINDA. iyi seyirler... 10/30/2007 nighthawknighthawk gliding through streets slowly
sleeping city is cold, quiet and rainy
lost his nest, he has nowhere to sleep
trying to return to old home or to find new one
no one knows, either he
walking on the wet asphalt
jumping off the raindrops
little chanllenges of his world
keeping his mind busy
for a second
maybe two or three
if it is his lucky moment
dark buildings made of cement
only things that he can find
no resemblence to any kind of home
wings are tired
hopes are old
twenty-four hour open diner
twenty-four hour keen sinner
at end of the night
a little bit more liar to himself
sitting on his chair
waiting for sunrise
(resim:Edward Hopper) 10/17/2007 lost in translationwhat is this weird feeling?
is it here or is it missing?
thought i've found it
maybe forever i've lost it
i kissed loneliness
cryed freedom
felt harmony
my baby is gone
no matter what i've done
broken, splitted in two pieces
thrown, lost in depths of seas
words are becoming meaningless
inventing new ones is useless
everything is fading out
still there is no way out
reason of life is accurate
treason of human is desperate
cannot accept this damned fate
still keeping the damaged faith
but somehow
still asking the same question
during the endless interrogation
should i accept with resignation
that we got lost in translation?
(fotoğraflar:Ara Güler)
10/16/2007 Vinegar and SaltHooverphonic
I...like the things that you hate
And you...hate the things that I like But it hurts Honestys your church But sometimes Its better to lie I...am the vinegar and salt And you...are the oil that dissolves My frustration Honestys limitation But sometimes Its better to lie I am the vinegar and salt And you are the oil that dissolves my frustrations Limitations But sometimes... I dont dare to ask why -güzel şarkıymış fırat...
8/7/2007 bosna zamanlarıYelkenlerim henüz tam rüzgarla dolmamışken limandan gelen bir el top sesi martıların ve denizin sesini bastırdı. Yolculuğum şerefine değil, selamlamak için değil; beni son kez vurmak için ateşlenmişti eski top. Ve tam isabet… Daha hızlı kürek çekerek limandan uzaklaşmak yada geminin tıpasını çekip denizin dibinde bir mercan kayalığı olmak için bir başka nedenim daha olmuştu. Mücadaleci değildim ama maceracıydım. Oyunun sonunu merak ettiğim için tiyatroda kaldım ve küreklere asıldım. Beklentilerim azalmıştı, geçmişin ifritleri dışında her şeye razıydım. Ama yeni adalarda bile yüzümle olmasam bile adımla tanınıyordum. Başarılarıyla değil başarızlıklarıyla ünlü bir korsandım. Bu yüzden yeni adama ayak basmadan bir karar aldım; kimliğimi gizleyecektim. Cezayirli bir kumaş taciri yada Katalan bir kitapçı olabilirdim. İnsanları ürkütmeyen zararsız gözüken bir görünüm sergilemeliydim. İzmirli bir kumarbaz olmaya karar verdim. Hiç kimse kumarbazlardan korkmazdı. Herkes bilir ki onların tek zararı kendilerinedir. Ayrıyetten kaybedecek pek bir şeyi olmayan biri olarak kumarbazı oynamak da çok zor olmayacaktı.
Bunları düşünürken rüzgar beni yeni limanıma doğru çoktan sürüklemişti bile. Şehre ayak bastığımda ilk dikkat ettiğim şey binaların hali oldu. Çoğu yarı yıkık,terkedilmişti geri kalanları da top izleri ve barut yanıkları içindeydi. Bu izleri betonun ve taşın üzerine kazıyan savaşı Dünya çoktan unutmuştu. Çünkü onun yeni savaşları doğurmaktan eskilerini hatırlayıp anacak zamanı yoktu. Öte yandan savaşın çocukları her şeyi fazlasıyla hatırlıyordu. Belli ki oturdukları evlerin üzerindekilerinden daha derin izler ruhlarına açılmıştı. Normalde dere kenarlarında oturup kahve içmeyi, geceleri sevgilileri ile mehtapta yürümeyi, bir sevdalinka dans edip coşmayı ve gece yatmadan yataklarında sessizce dua etmeyi seven bu insanlar ateş suyunun yardımıyla üst benliklerinden kurtulduklarında hiç uyumayan düşmana karşı kılıç kuşanıyorlar, birbirlerinin boğazını sıkıyorlardı. Şehirlerini birleştirmek için yaptıkları onlarca köprü, kavuşmaların değil ayrılıkların nişanıydı. İnsanların bu hali bir yerde hoşuma gidiyordu, daha az yabancılık çekiyordum. Adada da durmadım, arkamda patlayan topların sesini duyarcasına sürekli ileri gittim. Küçük adada hayatın anlamı saklıymış gibi her taşın altına baktım, her aklın içine girdim. Az kalsın ada hiç bulamadığım evimin yolunu da gösterecekti sanki bana. Yabancılık hissi bir bakıştı, bakışlarım değişmişti. Yabancı olduğum tek kimse kendimdim. Oynadığım bu küçük role sandığımdan daha kolay uyum sağlamıştım.
Her şey farklıyken ve farklılaşırken, geçmişin ifritleri ziyaretime geldi. Geride bıraktığımı sandıklarım gemimde gizlice benimle birlikte adaya gelmişti. Savunmamı yıkmaları çok zor olmadı. Heybetli kalelerimin kumdan yapıldığını gördüğümde gökyüzüne bakıp merhamet ve cesaret istemekten başka bir şey yapamadım. Geri çekildim, kimlik değiştirdim. Bir bukalemun gibi üstünde durduğum yaprağın şeklini almaya çalıştım. Yaprak gibi gözüktüm ama yaprak olamadım. Geri çekildikçe kan kaybettiğimi farkettim. Gökler dualarımı kısmen kabul etti, cesaret geldi. Durdum ve bekledim. Başkası olarak değil kendim olarak çözebileceğimi düşündüm. Kaleler inşa etmek için kum israf etmedim. Çelikleşmeyi bekledim. Kanadım ama kaçmadım. Adada geçirdiğim son haftayı kendim olarak geçirdim. Küçük gezilerime, büyük insanlarıma devam ettim. Artık dönüş vakti gelmişti. Yelkenlerimi top seslerinin susmuş olması umuduyla evime açıyordum. Taşkın nehirler okyanusa kavuşuyordu. Durulmuyorlardı ama karışıyorlardı. Adettendir diye kamaramın pencersinden arkamda bıraktığım şehre baktım. Camdaki yansımanın aklında güzel insanların güzel hikayeleri, Sarajevo’da ise yağmur vardı.
7/1/2007 seyr-u sefer en sonunda gidiyordu. varacağı yeri, neyi aradığını ve kendini neyin beklediğini bilmiyordu. sadece gitmek istiyordu bir süredir. en sonunda kaderin zincirleri biraz gevşemişti, yelkenleri felaketlere ve kurtuluşlara açılmış, biraz korkak, biraz öksüz gidiyordu. 6/19/2007 fosforlu kalem ve umut sarıkayayaz, sıcak, bütünleme ve umut sarıkaya...
(yüksek çözünürlük; http://www.seyvet.com/foto/12854/) 6/15/2007 C.R.A.Z.Y. yazdıklarıma dönüp baktığımda değişen çok şey olmasa da geçen iki gün daha bir dipti sanki. hoş gerçi beklenilmeyen bir şey olmamıştı ama ne bileyim işte aynı cümleyi gelecek zamanla kurmak ile di'li geçmiş zamanla kurmak arasındaki farktı sanırım. ilkinde çok küçük de olsa aptalsı bir umut vardı.
kısır döngünün girdaplarında daha derine gittikçe daha çok hissetmeniz için daha çok canınız yansın diye hiç keşfetmediğiniz duyuları açılıyor insanın. bilmem kaçıncı turda en bilindikler bile daha bir acımtırak sanki. bir b planı lazımdı, bir an saklanmak, diğerlerinin arasına karışmak. bir kaç günlük koşuşturmaca, bir kaç kitapçı ve bir dost, izmir, kordon, gece. ruhların daha rahat acı cekmesi için bedenlerinden kurtulmaları gerekti, sözler söylendi ve söylendikleri gibi yokoldular, gecede eriyip gittiler. ama gece yokolmadı adım adım gözlerimin önüde yumuşadı değişti gündüz oldu, hiç bir şey bitmiyordu sadece dönüşüyordu. pişmanlıklar beklenti oluyordu, beklentiler ise can sıkıntısı. daha durgun bir limana ihtiyaç vardı ve ben tam onun yanında duruyorum. iki saatliğine desemde iki buçuk yeteleye başka insanların hayatına konuk olabilecektim.
böyle oturdum C.R.A.Z.Y. adlı filmi izlemek için koltuğuma. 5 erkek kardeşli bir ailenin yaşamını, kardeşlerin biri olan Zac 'ın gözünden anlatıyor film. filmi pek anlatmak istemiyorum, belki kazayla izlerseniz ki bence izlemeye çalışın. filmin bence ana konusu bağlılık ve sevgiydi. elimizde olan ve kaybetmedikçe yokluğunu hissetmediğimiz değerleri anlatıyordu. farklılıklarımızın, küçük hesaplarımızın peşinden koşarak kendimizden uzaklaştırdığımız, aramıza duvarlar öldürdüğümüz insanlara küçük bir saygı duruşuydu sanki. belki üç gün sonra ayrıntılar arasında bunları tekrar unutacak da olsam bir süreliğine en dipteki ben, kendimi zengin hissettim, mutlu belki de. insanlar yitip gittiklerinde değil yanında olduklarında değerlenmeli sanırım. daha fazla oyalanmamalıydım, ihmallerimin, sevdiklerimin yanına dönmem lazımdı. tereddüt etmedim, utanmadım yüzüne, yüzlerine bakarken. mutluydum gülüyordum ve Allah' a şükürler olsun onlar da gülüyordu. sıcak bir kucaklaşma daha çok şey anlatıyordu sözlerden, mazaretlerden. eskiden hiç sevmediğim aidiyet hissi bu kez ruhumu kurtarıyordu.
artık hayatımın en uzun günü sona eriyordu. giremediğim ya da belki de sadece girmek istemediğim evime giriyordum. mutluydum, muzafferdim ve en önemlisi henüz çoğu şey için geç kalmamıştım.
bitirmeden bir ara çok dinlediğim ama anlamından yoksun olduğum güzel şarkı hier encore u C.R.A.Z.Y. adlı filmde türkçe altyazı ile dinleme fırsatı buldum ve sözlerinden çok etkilendim. beceriksiz tercümem ile türkçe sözlerini sizinle paylaşmak istedim. şarkıyı dinlemek isterseniz CHARLES AZNAVOUR 'dan dinleyin.
"daha dün
yirmi yaşındaydım zamanı okşuyordum ve hayatla oynuyordum tıpkı aşkla oynamamız gibi ve geceyi yaşıyordum günlerim üzerine düşünmeden zamanın içinde kaçışan bir dolu plan yaptım havada kalan bir sürü umut kurdum kendine kendine uçuşan ve kaybolmuş kaldım nereye gideceğini bilemez "gideceği yeri" gökyüzünde arayan gözler fakat toprağa konmuş kalple daha dün yirmi yaşındaydım zamanı savurup saçıyordum durmaya inanarak ve onu geri almak için hatta önüne geçmek için koşmaktan başka bir şey yapmayarak ve soluğumu kestim geçmişi boşvererek geleceğe kurarak kendimden önceydim tüm tartışmalarda ve fikrimi sunardım iyiyi istediğimi söyleyen dünyayı eleştirmek için küstahlıklarla daha dün yirmi yaşındaydım fakat kaybettim zamanımı delilikler yaparak sonunda bana kesin hiçbir gerçeklik bırakmayan yüzümdeki birkaç çizgi ve can sıkıntısı korkusu dışında çünkü aşklarım öldü daha başlamadan arkadaşlarım gitti ve geri gelmeyecekler benim hatam yarattığım etrafımdaki boşluk ve hayatımı ziyan ettim ve genç senelerimi çok ii en iyisinden ve en kötüsünden en iyisini atarak gülümsemelerimi dondurdum ve gözyaşlarımı buz kestirdim şimdi neredeler şimdi benim yirmili yaşlarım ?" - tatsızlıkla ayrıldığım tüm güzel insanlar, bu gün geriye bakınca hatırladığım ve hatırlamadığım her şey çok önemsiz gözüküyor, ama yine de bir şekilde güzel ruhlarınızda kötü bir iz bıraktıysam, özür diliyorum. yolunuz açık olsun ve hep mutlu olun... 6/10/2007 iki basamak kala...iki basamak kala sehpaya
durdu mahkum birdenbire
yüzünde o bilindik korku
kulakları kan dolu kırmızı
dönüp arkasına bakmak istedi
son bir af dilemek için yargıçlardan
ama malum bakmadı geriye
sadece
bir kesik hıçkırık çıktı ağzından
bir şeyler demek istedi sanırım
belki de sadece yutkundu
sonra iki basamak daha çıktı
ve bir de tabure var tabi
izin vermeden ona yaklaşmalarına
daha yüzünü bile örtmemişlerken
derin bir nefes aldı hemencik
güzel bir hatıra getirdi aklına
gülümsedi
ve tekme attı tabureye 5/28/2007 öfkegözünden ateş saçan sıçan
köşeye sıkışmış
beynin zehirle uyuşmuş
başka çıkış kalmamışken
o aciz bedenindeki
o sonsuz öfke
kime?
neye? 5/5/2007 değişimler, ceviz kabuğu ve bir konser...hep aynı şeyin etrafında dönüyordu. bütün sorular eninde sonunda tek bir şeyin üstünde odaklanıyordu. cevapsız bir sorunun peşinden kıt aklınla koşuyordu. bir çoğu gibi o da bırakmak istedi, görmemezlikten gelip, görünmeyen duvarlara çarpmadan yaşamak istedi. sonuçta bazıları bazı güzel açıklamalarla onun olmadığı yerlerden bile bahsedebiliyordu. ama o ondan kendini alamıyordu. yapışkan kağıtta çırpınan bir sinek gibi ona bağlı, ona tutsaktı.
zaman, zaman, zaman. onun önünde bildiği gördüğü her şey eğrilip büğrülüyor şekil değiştiriyordu. mucizeler felaketler içinde saklıydı. çevresindeki her şey çılgın bir nehir gibi akıyordu ve o tutunacak bir kaya aramaktansa her saniye daha çok içinde boğulduğu nehri izliyordu. yoruluyordu. bir an önce ak olan sonra kırmızıydı. durağanlık arıyordu, biraz huzur. değişmeyen tek şey değişimdi. değişimi anlamaya çalışıyordu. kuralları kim söyleyecekti? peygamberler, filozoflar, bilim insanları, taksiciler, bakkallar? belki de çok uzun süre önce ilkokul öğretmeni söylemişti cevabı ama o an tahtanın kenarında çöp kutusuna kalemini sivreltmekle meşguldü ve duyamamıştı, kaçırmıştı, sürükleniyordu.
zaman zaman kendi gibilerle karşılaştı. onlar da bulamamıştı. bilmiyoruz ama etkileniyoruz demişlerdi. bu kadarını o da biliyordu. eski aklı-evvellere danıştı. aslında çoğu çoktan bilinen son değişimi tamamlamışlardı ama nihai değişimden önce bir yerlere bir kaç bir şey karalamışlardı. onları okudu. güzel cümlelerle aynı kabuğun etrafında dolaşmışlardı. kızgındı. dalga geçiliyordu onunla. hışımla taburesinden kalktı, her sinirlendiğinde yaptığı gibi buzdolabına gitti, kapağı açtı. sarmalar ile domates de bilmiyordu sorunun cevabını ama ekşiyen yoğurt biraz ipucu veriyordu sanki.
pes etti, o kazanmıştı. olsun o da kurbanı oynardı. hem belki öyle olunca Allah gökten bir koç yollardı, işler tatlıya bağlanırdı. "zaman" 'la birlikte kavurma yerlerdi...koç moç gelmedi. çarpılmaktan korktuğu için Allah'a sitem etmedi. televizyon izledi. masada bir kase ceviz vardı. kabukları sertti, korunuyorlardı. dahiyane bir fikirdi. bir kabuk yapılabilirdi ön yargılardan, gelişigüzelliklerden, koyvergitsinlerden. kurtulmuştu. zaferini bir adet cevizle kutlamak istedi. kabuğu kırdı. içindeki ceviz çürümüştü. kahretsin...kahretsin...kabukların içine bile işliyordu bu adi zaman. kaçmak istiyordu bütün gelişmelerden, sonuçlardan. nedenleriyle kalmak istiyordu.
saat yaklaşmıştı. büyük yaşam kuyruğunda yerini almak için aceleyle evden çıktı. kuyruğa baktı. bir ton kötü baskılı soluk siyah t-shirt, liseli çocuklar, seferber edilmiş ama inatla yamuk ve orantısız çıkan surat kılları, deriye geçmiş metal parçaları. yadırgadı. döngüdeki yerini aldı. lisedeyken o yadırganmıştı. şimdi sıra ondaydı o yadırgamıştı. arkadaki çocuğu dinledi; frp oynuyordu, kitap okuyordu, melodik isveç metalini seviyordu, bilgisayar mühendisi olmak istiyordu, kısa film çekmek istiyordu, jiksleri sevmiyordu ve en kötüsü kendisini özel hissediyordu. iyice sinirlenmişti. zaman onu köşeye sıkıştırmıştı. çaresizdi. inandığı her şey onun karşında parçalanıp anlamsızlaşıyordu. telefonu çaldı, bir dosttu. kalbi kırılmıştı, üzgündü. geçer dedi inanarak. geçer gider. zamanla her şey geçer gider... |