More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  confessions of a disease...PhotosProfileFriendsMore Tools Explore the Spaces community

confessions of a diseased mind

Nerdesin Selim?
by 
by 
by 
by 
by 
1984
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
The Hagakure: Yamamoto Tsunetomo
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
Utopia
Verwandlung
by 
by 
by 
by 
by 
Bu sayfada bir iz bırakmak isterseniz...
  • 12/30/2007 2:52:06 PM
    Bazen hayatta senin gbi olmak lazm .... senin gbi derken bu böyle şu şöyle diil hayata farklı bakışın .... beni dersane sacmalığından tanıdın o yüzden bni o maratonun içindeki yarışçılardan bri olarak gördüğünü sanıyorum :) bn senin farklı olduğunu biliodm sadece ne kadar farklı olduğunu bilmiodm .... şimdi düşünüyorumda insan bazen sistemin hızına yetişiym derken asıl en önemli şeyi unutuyor ''kendini'' ve işte sen bunu fark ettiren bna göre nadir insanlardansın uzaktanda da olsa seni tanımak güzel ....
  • View space
    8/14/2007 9:35:28 AM
    iyisin dostum.. bazen fazlasın biraz..kenarları ondülan bir su kabının alçak kenarlarından taşanların,yüksek kenarlarına ulaşamayanların var.. bir de en az bir tane seni seven dostun.. hadi git şimdi.. baba yorgun..
6/16/2008

vladimir kurag

 güneş ufukta kırmızı elbisesini giymişti, bir günü daha geride bıraktım diye düşündü. huzursuzdu. içindeki havasız boşluk onu rahatsız ediyordu. her şeyi içine çeken, ruhunu, benliğini uyuşturan bir boşluktu bu. bir şeylerin içine çekildiğini hissediyordu, ne olduğunu bilmediği bir şeylerin. bilinçsiz bir kayıtsızlık içindeydi. dün, bugün ne yapmıştı? uzun süredir ne yapmaktaydı? kayda değer bir cevap bulamadı. sonra bir anlığına basit bir cevap yardımına yetişti; hayatta kalmıştı. tam aklını bunun da kayda değer bir şey olduğunu ikna etmek üzereyken, cevap yüreğinin közlenmiş ateşinde tutuşup yandı. artık bir cevabı da yoktu. ortada bir neden olmadan yani en azından bir şeye karşı yada bir şey için yaşamadıktan sonra hayatta kalmanın ne anlamı vardı? bu bir başarı mıydı?
hiç girmek, savunmak istemediği cephelerde yıllarca savaşmıştı. inanmadığı ülküler uğruna yüzlerce askerin canını kılıcıyla almış, bir o kadar "dava" arkadaşını da o ülkü uğrunda yitirmişti. amaç ortadan kalkınca anlamlar da rüzgarlara karışıp gidiyordu. yine bir yabancı cephe, askerler savaşıyor. o ise çadırının önünde güneşin batışını izliyordu. emir eri oleg topal bacağı sendeleyerek, elindeki bir fincan çayı dökmemeye özen gösterek yanına yaklaştı. çayı ona ikram ettikten sonra vladimir'in bir kafa hareketiyle huzurndan çekildi. sendeleyerek giden oleg'in arkasından imrenerek baktı, bir amaç uğruna yaşıyordu. vladimir'in en son ne zaman bir şeyi bütün kalbinle inanarak yaptığını unutmuştu. bir bir bırakmıştı ipleri elinden, hayata karşı giriştiği irade savaşında cephe cephe yenik düşmüştü. insanların olgunlaşma yaşları dedikleri küçük serüvenin sonuna geldiğinde eskiden romanlarda okuduğu sıfırdan yükselen, her zorluğa rağmen başaran kahramanlardan olmadığını öğrenmek zorunda kalmıştı. kendini karanlıkta kalmış bir kalabalığın arasında buluvermişti. belki de sadece yeni yerine alışması biraz zaman alıyordu. çevresinde kendisi gibileri görüyordu, hallerinden memnundular. arkasına yaslanıp çayının tadını çıkarmaya çalıştı, güneş dağların arkasından günün son ışıklarını üzerine gönderiyordu...
 
vladimir kurag, isimsiz ülkenin isimsiz generali
göğsünde takılı bir demirden şerefin timsali
hiç hatırlanmayacak hatıraların
hiç savaşılmamış savaşların
hiç yaşanılmamış yaşamların
demir madalyalı kahramanı
 
4/4/2008

Eski bir dost...

   Bir Pazartesi öğleden sonrasıydı. Son hastası ayrılalı bir kaç dakika olmamıştı fakat daha şimdiden günün yorgunluğu sinsi bir yılan gibi ayaklarından bedenini sarmaya başlamıştı. Koltuğundan kalkmak istemedi. Tembelliğine mazaret ararcasına önünde açık duran bilgisayarın monitöründe bir şeyler aradı. Sistematik bir şekilde tarıyordu başlıkları. Üçüncü dünya savaşlarına , küresel ısınma sorunlarına, siyasi ikditarsızlıklara çoktan bağışıklık kazanmıştı gözleri.  Başlıkları ışık hızıyla geçerken küçük bir alt başlık dikkatini çekti; “Bilim Dünyasının Acı Kaybı : Prof. K. Kırlı bu sabah evinde ölü bulundu.”  Başlığı farketmesini izleyen bir kaç dakikada beynindeki küçük nörotransmitter dalgacıkları dalgakıranlara çarpmaya başlamıştı bile. Bilincinin ilk seferde tanıyamadığı bu ismi, bedeni görür görmez tanımıştı. Kalbi çarpmaya, dudakları ise uyuşmaya başlamaştı ama o haberin devamını okumadan bunlara bir anlam verememişti bile.

   Haberdeki isim Koray Kırlı‘ydı. Ve onun eski bir dostuydu. Kısa haberin yarısına profesörün akademik başarıları sığdırılmaya çalışılmıştı . Diğer yarsını ise sert hatlı, yer yer kır saçlı, gülen gözlü bir fotoğraf ve bir de bir sonraki gün öğle namazına müteakiben memleketinde defnedileceğini yazan bir sonuç paragrafı dolduruyordu. “Hiç değişmemiş” diye geçirirken içinden odada sol tarafını kaplayan aynadan yansıyan  kel, beyaz saçlı ve sarkmış, kırış kırış derili yaşlı adama istemsiz bir bakış attı.

   Biz Pazartesi öğleden sonrasına göre çok garip duygular içerisindeydi. Bir yandan göğsü eski güzel günlerin derinliklerinden gelen tatlı hatıralarla dolarken öteki yandan diplerdeki soğuk, karanlık bir delikten bütün bu güzellikler acımasızca akıp, heba olmaktaydı. Ekrandaki resim ve isim ölümün hazan rüzgarları ile birlikte gelmişti. Sanki bu eski dost, göçüp giderken omzuna dokunup gidivermişti.

   İşte bu hisler içindeyken bir anda uzun zaman önce boyun eğmeyi seçmiş olduğu hayata karşı isyan bayrağını çekti. Yıllar sonra gelen bu hissi, yüreğindeki nemliliği kaybetmeye niyeti yoktu. Ordularına hücum emri verecek bir komutan gibi ayağa kalktı. Kararlı adımlarla odasından çıktı. Ondaki bu hal etrafındaki her şeye siniyordu. Öyle ki sekreteri bir sorun olup olmadığını ancak kekeleyerek sorabildi. Ateş saçan gözlerle sekreterine baktı. Kısa bir sessizlikten sonra bir sorun olmadığını, bir iki gün sonra döneceği bir yolculuğa çıkması gerektiğini ve son olarak çalıştığı hastaneyi ve karısını durumdan haberdar etmesini söyledi. Karısını arayıp durumu kendisi söyleyebilirdi fakat ne yaptığından kendisi bile emin değilken bir başkasına açıklayacak hali hiç yoktu. Biraz bencilce de olsa o an tek istediği “yol” a devam etmekti.

   Mobil hayatın bütün küçük iletişim aletlerini yakındaki bir çöp kutusuna bıraktıktan sonra arabasına bindi. Nereye gittiğini bilmediğini farkettiğinde çoktan şehir dışına çıkmıştı. Arabayı anlamsızca sürerken yaşlı beynini en dip köşelerine kadar zorlardı. “Memleket”ten söz ediyordu haber. Neresiydi? Neresiydi? “Datça” dedi en sonunda. Aradığı şeyin orda olduğundan emin olması çok uzun sürmedi. Nereye gideceğini bilen bir adam gibi yola koyulmuştu. Görünmez bir elin masanın üzerinde hareket ettirdiği bozuk para gibi kayıp gidiyordu yollarda.

   Beyaz evlerle dolu koyu gördüğünde, gece boyu şehri aydınlatan sokak lambaları nöbetlerini eski yaşlı güneşe teslim etmek üzereydiler. İnsanlar miskin uykularından uyanıp sokakları adımlamaya başlayınca kadar deniz kenarındaki bir çocuk parkında oturdu. Doğan güneşi, sabah melteminde hafif hafif sallanan salıncakları izledi. Ve hep düşündü. Yitenler, unutuldu sanılıp bir kenara sıkışanlar, çok uzaklara gitmiş olanlar aklında tam adım gösteri yürüyüşü yapıyordu.

   Kendine geldiğinde şehir canlanmaya başlamıştı. Deniz kenarındaki “turistikleştirilmiş” kahvehanede yaşlı bir adam sandalye ve masaları içeriden çıkarıp yolun kenarına diziyordu.  Kahvehaneye doğru gitti,  asmaların altında bir masaya oturdu. Çaycı yanına yaklaştı: “Daha açmadık beyim.” Dedi. Çaycıya baktı ve okuduğu haberi sordu. Çaycı’nın yüzünde bir dalgalanma oldu ve adama neden onu aradığını sordu.”Dostumdu” dedi, sessizce. Çaycı’nın ifadesi donuklaştı, sakar adımlarla içeri girdi. Yirmi dakika sonra elinde bir nargile ile geri geldi, adamın yanına koydu. Titrek sesi ile “Oturduğun yerde otururdu hep”. Adam nargileyi eline aldı. Bir türlü sevememişti şu tütünlü meretleri. Acemice bir nefes aldı işlemeli borudan sonra üfledi dumanı, daldı taze ufka. Şimdi gözünde bir elinde nargilesi ile onu dinleyen arkadaşının görüntüsü belirmişti. Kah elinde heyecanla nargileyi sallıyor, kah kafasını geri yatırıp yüksek tınılı bir kahkaha atıyordu. Kendine geldiğinde yanında bir fincan kahvenin durduğunu farketti. Kahveden bir yudum aldı, soğumuştu. Uzun zamandır dumanlı ufuklarda geziyor olmalıydı. Zaman bekleme zamanı değildi. Sıçrarcasına ayağa kalktı. Çaycı’dan dostunun yerini öğrendi ve arabaya atladı.

Datca_3_by_bandini1

   Güneş gökyüzünde en tepe noktasına gelmeden küçük tepelerle kuşatılmış Palamutbükü’ne ulaşmıştı.  Tatil sezonu olmamasına rağmen küçük sahil kasabasındaki yoğunluk farkedilir derecedeydi. Dar sahil yolununun kenarına dizilmiş arabalar arasında kendine bir park yeri aradı.  Arabadan iner inmez karşısında biten orta yaşlı bir adam cenaze için mi geldiğini sordu. Kararsızca kafasını aşağı yukarı salladı. Adam eliyle kıyıdan bir kaç yüz metre uzaklıktaki camiiyi işaret etti. Randevusuna geç kalmış bir sevgili edasıyla camiiye gitti. Camiinin avlusu kalabalıktı. Tanıdık bir yüz aradı, bulamadı. Bunca yıl sonra kendi yüzünü bile bazı sabahlar aynada tanıyamazken burada tanıdık bir yüz arayışını komik buldu. Küçük müsameresini yarıda kesip, kalabalıkları yararak musalla taşına yaklaştı. Taşın üzerinde bir tabut, tabutun üzerinde de yeşil bir örtü vardı. Bir ateiste göre fazla islami diye iç geçirdi. Sonra kendi söylemine itiraz edercesine “Abi sen ateist değil agnostiksin.” deyişini hatırladı. Agnostikler Tanrı’nın cehenneminde umarım ateistlere göre daha şanslıdırlar diye düşündü. Eski dostunun son ilahi komedyasına gülerken buldu kendini. Gülümsemesini acemice asık bir surata çevirmeye çalıştı. Kendini topladı, yavaşça tabutun baş kısmı sandığı kısmına (aslında işgüzar bir morg görevlisi tarafından durum tamamen tam tersi hale getirilmişti.) eğildi. “İşte geldim, burdayım” diye ,sadece ölülerin duyabileceği bir tonda, fısıldadı.

   Toplulukta bir hareketlenme oldu, bir kaç yaşlı adam öğle namazlarını kılmışlar, camiiden çıkmaya başlamışlardı. Nerden çıktığı belli olmayan kısa boylu bir imam tabutun yanında peydah oldu. Seri hareketlerle topluluğu cenaze namazı için hizaya sokmaya başladı. Sıranın tabuta yakın bir yerinde saf tuttu. Hakkını helal etti. Tabutu omuzlarında cenaze aracına yüklediler. Bir tepenin eteğine geldiler. Mezarlıktaki hazırlık çoktan tamamlanmıştı bile. Dualar, konuşmalar ve diğer tantanalardan sonra dostunu beyaz kıyafetleri içinde toprağa verdiler. Siyahlar içindeki kalabalığın kel tepeyi terketmesi çok zaman almadı. Kısa süre içinde kendini taze mezarla başbaşa bulmuştu. İçinde bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şey hala “tam” değildi. Yola devam etmek gerekti.

   Az önce siyahlı kalabalıklarla dolan taşan yollar şimdi bomboştu. Issızlaşmış yollarda yürüdü. Bir duvarın üzerinde oturmuş iki çocuk gördü. Onlara arkadaşının evini sordu. Kasabadaki ölü havadan canı sıkılan çocuklar seve seve eve kadar adama eşlik ettiler. Evin bahçe kapısı yarı açıktı, tereddütle içeri girdi. Bahçede yaşam belirtisi yoktu, içeriye girmeye karar verdi. Kapıyı çaldı.  Uzun süre bekledikten sonra içeriden gelen hafif adım sesleri işitti. Kapıyı yılların gözlerine dokunmadığı bir kadın açtı. Birbirlerini tanımışlardı. Kadın sessizce onu içeri buyur etti. Adam onu cenazede farkedememesine şaşırmıştı. Daha sonra muhabbet ettiklerinde onun cenazede olmadığını öğrenecekti, veda etmeyi sevmiyordu kadın. Kadına neden orada olduğunu anlatması zor olmadı. Çayı bittikten sonra kadın onu evin üst katındaki genişçe bir odaya götürdü. “Aradığın burada olabilir.” dedi.

   Yolculuğunun tamamlandığını hissediyordu. Sıradan bir Pazartesi öğleden sonrası onu muayenehanesinden alıp güneydeki bu küçük sahil kasabasına getiren görünmez eli artık sırtında hissetmiyordu. Odaya kabaca bir göz attı. Odanın genel yerleşimi raflarla kaplı duvarlar ve ortada bulunan geniş bir çalışma masasından oluşmaktaydı. Duvarların raflaştıralamamış kısımlarına küçük tablolar asılmıştı. Gözleri raflardaki baskılı cümbüş ile hipnotize olmuşken çerçeveletilmiş, sararmış bir kağıt parçası dikkatini çekti. Kağıtta karakalem bir budist bilge vardı. Resimin altını ise ona bilimi bırakıp bir tekel bayiisi açmasına yönelik ulvi nasihatleri  tamamlıyordu. Gülümsedi. Acaba  o tekel bayisini hiç açabilmiş miyidi? Dükkanının önüne attığı taburede oturup çay içerken geleni gideni seyredebilmiş miydi? Yoksa bütün hafta mekanize bir şekilde çalıştıktan sonra cumaertesi geceleri felç  oluncaya kadar içip, pazar günlerini yatakta geçiren bir insan mı olmuştu? Bilmiyordu. Gözleri odadaki küçük gezisine devam etti. Odadaki diğer kitapların aksine nispeten düzgün yerleştirilmiş bir grup kitap dikkatini çekti. Kitaplardan birinin başlığına eğildi; “Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna”. Ne kadar olmuştu en son bu kitabın ismini duyalı? Kitabın sayfalarının köşeleri nemli parmaklar tarafından yoğrulmuştu. Belli ki çok kez okunmuştu. Aradığı neydi bu kitapta diye düşündü. Kitabı karıştırırken sayfaların arasından bir fotoğraf düştü. Fotoğrafta dostu taş döşeli bir yolda yere uzanmıştı. Saçları henüz beyazlamamıştı, suratına tatlı bir gülümseme saklamıştı. Dostunun kafasının yanında yere çakılmış pirinç bir levha, levhanın üzerinde de iki tane kırmızı karanfil vardı. Levha’da yazan ismi tanıdı; “Maria Puder”. “Marie Puder burada yaşadı”  diyordu lehvada. Gitmiş diye düşündü. Gidebilmiş. İçindeki saf güzel hayalleri unutmayıp, onların izini sürebilen bir insandı dostu. Böyle bir hayal fatihinin dostu olmaktan haklı bir gurur duydu bir an, sonra kendi buharlaşıp atmosfere karışan hayallerini düşünüp hüzünlendi. Artık masaya oturma vakti geldi dedi kendine, dostunun hayalet adımlarını takip ediyordu odada. Masanın karışıklığında bir şeyler gözüne çarpmadı. Dostunun çarpık düzen duygusu hiç değişmişe benzemiyordu. Çekmeceyi açtı. Çekmecenin içi bir kağıt deryasıydı. Faturalar, raporlar, davetiyeler ve bir de kapatılmamış bir zarf. Zarfı eline aldı, içindeki kağıdı çıkardı. “Kadim Dostum, ...” diye başlıyordu yazı. Mektup onaydı, mektubun üstündeki tarihe baktı, iki sene önce yazılmıştı. Gönderilmemiş mektuplar, söylenmemiş sözler gibiydi. Belki de hiç işitilip, okunmamalılardı.İçindeki arsız merak hissini bastırıp zarfı kapattı. Kadim dostum diyordu, yıllar yılı izolasyondan sonra hala kadim dosttular, bu kadarını bilmek yeterdi. Eski zamanlarda temeli atılan dostluklar daha sonra işimizde, hayatımızda edindiklerimizden farklıydı. O zamanlar Bay Kırlılar, Turgut Beyler değildiler. Şartların değil onların karar verdiği dostluklar kuruluyordu o zamanlar. Yıllar yılı tadını arayacakları işte o dostluklar olacaktı. Adam masada oturken karşısında Prof. Dr. Koray Kırlı ‘yı değil arkadaşı olan Koray’ı görüyordu. Birbirlerine anlatacak o kadar şeyleri  vardı ki nereden başlayacaklarını bilemiyorlardı. O sırada kapı vuruldu, odadan çıkma vakti gelmişti.  Kadın evin terasına biraz kek ile çay koymuştu onun için. Bambu koltuğa oturdu. Güneş denizin ardına saklanmaya başlamıştı.  Kızıl gökyüzünde bir kaç asi bulut geçmekteydi, hangisinin ardına saklandı diye düşünürken, dostu diğer koltuğa kuruldu. Şaşırmamıştı, hatta tam zamanıydı. “Şanslı Piç” dedi arkadaşına sitem edercesine. “Ben ölünce kimin zihninde yaşayacağım?” diye sordu. Dostu gülümsedi. Dostlar kendimizi kaydettiğimiz hafıza kartları gibiydi. Dostu konuştukça hatırladı, hatırladıkça ne kadar unuttuğunun, ne kadar kaybettiğinin farkına vardı.O gün biterken güneş bile iki dostun muhabbetini dinlemek istercesine biraz ağırdan alıyordu işini.

   Sabahın ilk ışıkları ile uyandı. Yattığı yerden doğrulurken sadece yeni bir güne değil, aynı zamanda yeni bir hayata da uyanıyordu. Gitmeden önce kel tepeye son bir kez uğradı. Ve teşekkür etti, dostu olduğu için, hatırladığı için, hatırlattığı için...

keyf_i__mezar_by_qahwah

2/23/2008

nomad soul

baby...
i had this nomad soul
always i roamed on this old planet
looking for something new, interesting
always i chose a different path
not knowing where i am going, leaving
"this is the spirit of a nomad"
said i always...
rootless
unchained
spontanous
swirling in the wind free
these were what i used to be
no more i am a nomad
cause i know where i should stand
where i should go
nowadays,
i am just trying to contiune
on one tiny way,
the way leads  me to
you...
 
_travel__by_Lady_Astarte
2/21/2008

ve unuttu bir gün...

ve çocuk oldu
inandı masallara
dokundu bulutlara
ve adam oldu
boyun eğdi kurallara
karıştı kalabalık sokaklara
ve sonunda unuttu
inanmaya masallara
inanmaya hayata...
2/17/2008

asla unutma, asla affetme...

 soğuk sokaklardan kaçıp, aceleyle kendinizi attığınız o sıcak berber dükkanına girip, rahat deri koltuğunuza kurulduğunuzda nerden bilebilirdiniz ustaca bilenmiş parlak usturanın birazdan keseceği şeyin sıcak su ve sabunla yumuşatılmış sakallarınızın değil de gırtlağınızın olacağını? (vee yirmibirinci en uzun blog cümlesi ödülü turgut gökalp'e gidiyor...) peki o berber nerden bilebilirdi güzel bir karısı ve tatlı kızı olan mutlu bir adamken, müşterilerinin gırtlağını kesen bir canavara dönüşebileceğini...
 
"a wink in his eye
a smirk in his beguile
sweeney held his trusted razor into the skies
and let freely flow the blood
of those who would moralize"?
 
  şehre yine bir tim burton filmi gelmişti ve ne çılgıncasına esen soğuk kış rüzgarları ne de konak pier i döven dalgalar engelleyemedi bu görsel ve müzikal şöleni tatmama.  iki saat sonra ise sinema koltuğumda kayan yazılara bakarken bu filmi görmek için acele etmekle ne kadar iyi yaptığımı düşünüyor olacaktım. imanlı bir tim burton takipçisi olarak filmde istediğim her şeyi buldum diyebilirim: küçükken dinlediğim öcü-masallarındaki o pastelsi kasvet, zengin karakterler ve en güzeli ise o müzikal tat.
 
"devilish, widowed, left to her pies
a wish...her hope...slip't from memory to 'er eyes
soon mrs lovett would be more than a lonesome miss
hard worker, on her grind, the baker became accomplice"
 
  kurbanlarını gırtlaklarını gümüş bir ustura ile kesen ve sonra onları kıyma haline getirip börek yapıp insanlara satan insanların müzikali kulağa ilk başta garip gelebilir. ama tim burton her zaman büyüklere büyükleri anlattı masallarında. perdeye biraz derinlemesine baktığınızda o pastelsi dünyanın bizimkinden çok farklı olmadığını farkedeceksiniz. filmde bilmeden insan etinden böreklere iştahla saldıran insanlar, gerçek hayatta hemcinslerini pişirmeye bile gerek kalmadan çiğ çiğ yemediklerini söylebilir misiniz? eğer siz de  insanların kötülüğünü ve çürümüşlüğünü bir cani gözünden izlemeye değer buluyorsanız, tim burton sizi son masalını dinlemeye davet ediyor...

Sweeney-Todd-The-Demon-Barber-of-Fleet-Street-1234

1/18/2008

pardösü, şapka ve şehir...

gece yarısı yapılabilecek en güzel on şey listemdedir bir Humphrey Bogart filmi izlemek. 1940 'ların çalkantılı günleri, şıklığı, aşkları, ekonomik buhranları ve tabi ki savaşı... hepsi harmanlanır siyah-beyaz bir serüven olur karşımda. gece yarısının karanlığı ve izolasyonu, akıllıca replikler, yumuşak ama kıvrak anlatım elimden tutar gömer beni gecenin koynuna.

"When you're slapped, you'll take it and like it. "

sıradan aşk hikayesi yada bir kahraman hikayesi değildir bu filmler. her zaman aşktan da, kahramanlıktan da daha iyisi olabileceği hatta olduğu gösterilir bize. başrol oyuncusu mükemmel değildir, aşkı, ortağı ve arkadaşları da öyle. öte yandan bütün karakterlerde bir karakter vardır. bu adam da basit bir rol oynuyor buna bir kişilik biçmeyelim demezler. basit tetikçilerin, kocasını aldatan ev kadınlarının, ucuz düzenbazların bile bir karakteri, küçük de olsa bir hikayesi vardır bu filmlerde. belki bu yüzdendir bu filmlerin insanı bu kadar sarması, kendi dünyasının içine çekmesi.

"- i wasn't sure you were the same. let's see, the last time we met.... 
 - was la belle aurora. 
 - how nice, you remembered. but of course, that was the day the germans marched into paris. 
 - not an easy day to forget? 
 - no. 
 - i remember every detail. the germans wore gray, you wore blue."

ıslak kaldırımlar, pardösüsü ve şapkası ile ortalıkta koşuşturan adamlar, gizemli kadınlar, şişman kötü adamlar sizin de ilginizi çekiyorsa ve en önemlisi günden artakalan en son şey en güzeli olsun istiyorsanız gece yarısı sinemasına buyrun.

iyi seyirler...

(Alıntılar Casablanca ve Maltese Falcon adlı filmlerden yapılmıştır.)

 Casablanca

1/2/2008

susuzluk

yaşlı meyhaneci salonun kenarına boşalan sandalyeleri istifliyordu. eski dini bir ritüel gibi yavaş ve sakin hareketlerle kemiklerinde kalan son enerji damlaları ile yapıyordu bunu. cumartesi geceleri uzundu. henüz kravatlarını çıkarmaya fırsat bulamamış beyaz yakalılar, yaşlı üzgün orospular, aptal gençler, beyaz atlı prensleri trafiğe takılmış hanımlar meyhaneyi saatlerce işgal ediyordu. sabah olduğunda ise geriye kirli bardaklar, dolu kültablaları ve kusmuk kokan tuvaletler kalıyordu, ha bir de unutmadan onun gibiler. meyhaneci yavaşça başını çevirip barda oturan silik gölgeye tiksinirek baktı.
ilk başlarda yaka paça dışarı attığı bu gibilerin artık "kalmasına" göz yumuyordu. kasları birisin yaka paça dışarı atamayacak kadar yorgundu ve o gibilerin zararsız olduğunu anlamıştı. o ise bir sürüngen gibi barın üzerine kapaklanmıştı. parası kalmamış, bardaklardaki artıklarla yetiniyordu. çok susamış gibiydi yada buna inanıyordu. başına her diktiği bardakta susuzluğunun yok olup gideceğini sanıyordu ve lanet olsun alçakların tükürükleri ile sulanmış içkilere bir türlü kanamıyordu. deniyordu, arıyordu ama bulamıyordu. her kadehi eline aldığında sussuzluğunu dindirip kahrolası batakhaneden çıkmanın hayalini kuruyordu. bu hayal ile kavruk kalbi nemleniyor ve yarı dolu bardağı ağzına boca ediyordu ve lanet  olsun yine dinmiyordu bu kabız susuzluk. küçük hayallerin kırıkları kendileri gibi küçük değildi. biraz daha kavruk, titreyen ellerle sıradaki kadehi aramaya koyuluyordu. asansörün ipleri çoktan kopmuştu, kalorifer dairesinde parçalanmayı düşünüyordu.
bu kısır döngüde gözüne aynadaki görüntüsü yansıdı. kendini tanıması biraz zaman aldı. yansımadaki adam hala gençti ve hatırladığından daha iyi görünüyordu. hayatın artıkları derisinden önce ruhunu yaşlandırmıştı.
yansıma kalbine bir kıvılcım soktu. "acaba?" dedi. yanlış yerde mi arıyordu? belki de arayışın kendisi yanlıştı. asansör kazan dairesine ulaşmadan "imdat" tuşuna basmalıydı. eline kadehi aldı kokladı, leş kokuyordu. yüzünde zoraki bir gülümseme ile kadehi yere bıraktı. ayakta durmak için küçük bir savaş vermesi gerekti. düzensiz ama kararlı adımlarla meyhanenin kapısına doğru ilerledi. gözlerini kapattı, kapının tokmağını kavradı ve çevirdi.
ve bir adım. gözlerini açamadan baharın kokusu karşıladı onu. gözlerini açtı. artık "oyun" 'da değildi. kendini hafif hissediyordu. çok zorlamıştı ve kendini kanatmıştı. yürüyecekti ta ki diğerleri ile yürümeye başlayıncaya kadar. akacaktı kendince ve belki bir gün o da okyanusa katılacaktı...The_rest_of_the_waiter_by_Namelast
12/30/2007

bir yüz

yorgunluk vardı
eski ve yıpranmış
ürkeklik vardı
sessiz ve alıngan
bir de küçük parıltı
gökyüzünden düşmüş
sabah güneşi kadar vaatkar
kutup yıldızı kadar dostça...
 
Face_the_darkside_by_deviliash
 
 
 
 
11/1/2007

bişeylerin kıyısında

nedense sınırlandırmayı, ayırmayı çok seviyoruz hayatta. belki daha rahat ettiğimizden, belki sadece farklılıkların üstünü çizerek daha da belirginleştirdiğinden yada sadece üzerine çok düşünüp, güzel kafalarımızı yormamak için yapıyoruz bunu. bazen kalın bazen ince çizgilerle sınırımızı hep koyuyoruz. güzel ile çirkin diyoruz, doğu ile batı, siyah ile beyaz yada en belirgini yaşam ile ölüm.

020302111

zıtlık diyoruz bunlara. birbirleri ile kesişimini almıyoruz, alamıyoruz yada sadece canımız istemiyor. peki hiç bu sınırların kenarıda kıyısında yürüdük mü? ya da daha cesur olup tam sınırın üstünden? sınırın üstünden yürürken çok kesin kabul ettiğimiz bu çizgiler gerçekten de o kadar keskin görünür mü? yaşamın bittiği yer ölümün başladığı yer mi? siyahta hiç beyaz yok mu yada güzelliklerin içinde çirkinlikler? görmek istemiyor gözlerimiz bu rahatsız edici benzerlikleri. beynimizdeki sınıflandırma ve derecelendirme dairesi karşı çıkıyor bu densiz önermelere. ve belki de en işimize geleni yapıyoruz farkında olmadan hep, es geçiyoruz.

040506

bu sınırların kıyısından geçiyor FATİH AKIN 'ın son filmi YAŞAMIN KIYISINDA. film, yaşamdaki sınır tecavüzlerine yakından bir bakış gibi sanki. doğu  batıya, genç yaşlıya, sevgi nefrete, yaşam ölüme karışıyor. sınıra yaklaştıkça sınır yok oluyor ve bir an gerçekten kafanızdaki anlamsız bürokrosiden kurtarıyor sizi. her şey yerli yerinde bütün doğallığı ile yaftasız, isimsiz kalakalıyor. o an gerçekten kimin kim olduğu hangi tarafta olduğu hiç önemli olmuyor. baba ile oğul, şeytan ile melek, sevgi ile nefret, zulüm ile merhamet, ölüm ile yaşam eş anlamlı oluyor. her şey bir oluyor.

01

yönetmenin aşk-ölüm-şeytan üçlemesindeki ikinci filmi YAŞAMIN KIYISINDA. öldürenler, ölülerle yaşayanlar, yaşarken ölenler ve tabi ki ölüler çevresinde dönüyor senaryo. hepimizin hayatındaki iki mutlakiyetten biri olan ölümün sandığımızdan daha az ketum bir tarafını gösteriyor sanki. ve en güzeli bunu anlatmak için sadece ve sadece hayatın kendisini kullanması. gerilen yayları gevşetmek, daha hafif hissetmek ve en güzeli biraz mutluluk aşırmak için güzel bir film YAŞAMIN KIYISINDA.

iyi seyirler...

 

10/30/2007

nighthawk

nighthawk gliding through streets slowly
sleeping city is cold, quiet and rainy
lost his nest, he has nowhere to sleep
trying to return to old home or to find new one
no one knows, either he
walking on the wet asphalt
jumping off the raindrops
little chanllenges of his world
keeping his mind busy
for a second
maybe two or three
if it is his lucky moment
dark buildings made of cement
only things that he can find
no resemblence to any kind of home
wings are tired
hopes are old
twenty-four hour open diner
twenty-four hour keen sinner
at end of the night
a little bit more liar to himself 
sitting on his chair
waiting for sunrise
 
121594165_0ceeaef62ahopper_by_rwclark_picture
(resim:Edward Hopper)
10/17/2007

lost in translation

what is this weird feeling?
is it here or is it missing?
thought i've found it
maybe forever i've lost it
i kissed loneliness
cryed freedom
felt harmony
my baby is gone
no matter what i've done
broken, splitted in two pieces
thrown, lost in depths of seas
words are be